Tanım
YENİ İNSANLAR TANIYIP, TECRÜBE KAZANMAK....
BEYİN FIRTINASI YAPMAK VE EĞLENMEK:))))
Bağlantılarım
*
*
*
*
Kategoriler
|
ÖNEMLİ OLAN AB'YE GİRMEK DEĞİL!
|
Avrupa Birliği'nin düşünce tarzı olduğunu düşünen bilardo oyuncusu Semih Saygıner, en önemli olayın ekonomik ve siyasi yönden o seviyeye ulaşmak olduğunu söyledi
BİLARDO sporunda elde ettiği uluslararası başarılarla, ülkemizde bilardonun yaygınlaşmasına neden olan Semih Saygıner, 1993 yılında Berlin ’de kazandığı dünya üçüncülüğünün ardından 1994'te Dünya Bilardo Kupası’nda birinci gelerek dünya klasmanında sekizincilikten üçüncülüğe yükseldi. O günden itibaren sayısız başarılara imza atan Saygıner ile ülke gündemi üzerine keyifli röportaj yaptık.
Semih Bey, geçtiğimiz aylarda yayınlanan 'Şarkı Söylemek Lazım' adlı yarışmaya katılarak farklı bir kulvara el attınız. İleriki projelerde albüm çıkarabilir misiniz?
Aslında kulvara el atmadın. Böyle bir niyet içinde değilim. Sadece müziği seviyorum. Albüm yapmak gibi bir projem ve niyetim yok. Zaten hayata öyle bakan bir insan değilim. İşlerin sırası bozulduğu zaman hayatın matematiği bozulur. Ben şarkı söylemeyi öğrenmek istiyorum diye başladım. Hayatımda hangi konuda olursa olsun böyle yaşadım. Kendi sporumu da bu şekilde ilerlettim, oralara getirdim.
Ülkemizi yurt dışında sayısız kere temsil ettiniz ve Türkiye'nin gururu oldunuz. Dışardan ülkeye baktığınız zaman en vahim problemin ne olduğunu görüyorsunuz?
İnsan kalitesi... Sadece bu. Her şey insanlar tarafından yapılıyor çünkü. İnsan kalitesinden kastım para, pul değil. İnsanın hayata bakışı, hayatı algılayışı, ailesinden aldığı terbiye... Öncelikle çocuk büyürken hamurunda insan olarak büyüyor. Biz şekil verirken yanlış veriyoruz. Bunu anlatırken "Eğitim şart" gibi klasik bir laf kullanmayacağım. Çünkü bu bir hamur. Hamuru nasıl işlediğin önemli.
Hamur nasıl işlenecek?
Bütün mesele,aileden başlatıp, okulla beraber insanı eğitmeye adamaktır. Mesela şu anda yönlendiren çocuklara bakın: Ya doktor olsun istenir, ya mühendis, ya da şarkıcı, futbolcu olsun çok para kazansın. Bu memlekette hiç kimse profesör olmak ister mi? 2.5 milyar maaşı var adamın. Her şey para değil. Biz maallesef insanları hep o tarafa yönlendiriyoruz. Para kazanılan ve insanlar tarafından kabul görüyen mesleklere yönlendiriyoruz. İşte o zaman harmanı oluşturamıyoruz. Öğretmenler para kazanmıyor. Öğretmen olmadan toplum olur mu? Dolayısıyla hepsi bir bütün. Gerçekle yüzleşen bir toplum olacağız ki ilerleyeceğiz. Biz gerçekleri kabullenmeyen bir toplumuz. Bu da ilerlemeyi engelleyen en büyük faktördür.
Özellikle son yıllarda işçi ve memur kesiminin yüzü gülmüyor. Geçim koşulları ağırlaştı. Siz de mutlaka hayat pahalılığından etkileniyorsunuz. Nasıl bir tedbir alıyorsunuz?
Öncelikle bir insanı işçi, memur diye ayıramazsın. Mesela "Sıradan vatandaş" tabirine çok kızarım ben. Sıradan vatandaş diye birşey olmaz. "Normal vatandaş" diyebilirsin ama "Sıradan vatandaş" olmaz. Ve bunların sağlıklı birer insan olabilmeleri için haftada bir gün ya da iki haftada bir gün dışarıda yemek yiyebilmeleri gerekir, sinemaya ve tiyatroya gitmelidirler. İşçilerine sinema ve tiyatrolarda % 70 indirim yapıyor musun? Yapmıyorsun. Sonra da kültürü arttıracağım diyorsun.
Boğaz derdindeyken bu aktiviteler maalesef lükse dayanıyor?
O zaman fiyatı düşür. Bu insanların sanatla ilgilenmesi lazım, dergi- gazete okuması lazım. Hepsi parayla ilgili şeyler. Adam yapamıyor çünkü öncelikleri var. Çocuğu var. Sonra ne oluyor? O toplum ve akabininde gelen insanlar gelişemiyor. Ancak aralarından tek tük bireysel başarılarla sıyrılanlar olabiliyor ama genel yapısına baktığınız zaman ekonomik sıkıntılar, insanın gelişiminde en önemli zorlayıcı faktörlerdir diye düşünüyorum. Açlık sınırı diyorlar. Geçinmek midir önemli olan, insan gibi yaşamak mı? Biz ölmemek için mi yaşayacağız Türkiye'de? Ölmemek için yaşamaksa kimse merak etmesin ölmeyiz ama toplum olarak da hiç bir yere gidemeyiz.
Bu konuda çok dolusunuz anlaşılan...
Ben biraz farklı bir karakterim. Çok okuyan, çok araştıran, hayatı öğrenmeyi seven bir insanım. Her geçen gün de öğreneceğim, öldüğüm gün öğrenmeyi bitireceğim. Mesela bilardo salonları, kahvehaneler diye hep yereriz. Kardeşim bu adamın eğlenmeye hakkı yok mu? Veriyorsun 700 YTL maaş... 5 yıldızlı otelde mi içecek çayını? Nerede içecek? Ucuz olan bir yerde. Eleştirmek çok kolay ama ilk önce onun neden öyle olduğuna bakacaksın. Ondan sonra çözüm üreteceksin. Biz çözüm üretmede özürlü bir toplum olduğumuz için de bir yere ilerleyemeyiz. Vatandaşın yapacağı birşey yok. Onlara çözüm üreten ve onların kullanımına sunan insanlar olması lazım.
Karamsar bir tablo çizdeniz. Bu aşamada bir de Avrupa Birliği'ne girme durumumuz var. Bazı kesim girmekten yanayken diğer bir kesim de karşı çıkıyor. Siz hangi taraftasınız?
Örnekleyerek anlatmam gerekirse: Vasıfları yeterli olmayan bir şarkıcının bir an evvel parayı bulmak için yaptığı girişimden farklı birşey değil bu. Önce o mertebeye erişmektir önemli olan, hangi birliğe dahil olduğun değil. Önce bizim insanımız o mertebeye erişsin. Birbirimize insan gibi muamele yapalım. Birbirimize iyi davranalım. Mesela birçok insanan zengin olma hayalleri vardır. Halbuki zenginlik dünyanın en kazanılmayan yarışıdır. Kimse kazanamaz. Mühim olan yaptığın işin sana getirdiği parayla mutlu olabilmeyi bilmektir. Ama burda insan gibi yaşayabilecek asgari parayı da almak lazımdır. x
Birçok insan Avrupa Birliği'ne girmeyi kurtuluş olarak görüyor.
Kesinlikle, doğru söylediniz. Şunu bilmiyorlar ama; Avrupa Birliği'ne girince hayat da pahalanacak yani birşey değişmeyecek. Artıları da tabii ki var ama bence önemli olan Avrupa Birliği'ne girmek değil, Avrupa Birliği'ne girecek kadar gelişmek. Avrupa topraklar birliği değildir, bir düşünce tarzıdır. Hayata bakıştır. Mesela biz Türk insanı olarak duygusallıkla acımayı karıştırırız. Bir çocuk düştüğünde anne "Ah evladım" demediği zaman kötü ve duygusuz annedir.
İçgüdüsel bir tepki bu ama?
Böyle yaparak o çocuğun hayatına mani oluyorsun. Biz hiç düşmedik mi çocukken? Bu çok basit bir örnek ama bu şekilde yetişen bir toplum sonra kendi olamıyor. Evlerin içine girdiğin zaman iki kelime vardır. Dünyanın en geçerli kelimeleridir bunlar ama Türkiye'de geçerli değildir. Arada bunları uygulayan aileler vardır tabii. "Sevmiyorum" ve "İstemiyorum"... Çocuk yaşta bu kelimeler geçerli değildir. Halbuki bu, insanın karakteridir. Çocuğa karakter veren 2 şeydir. Birisi birşeyi sevmiyorsa, sevmiyordur. Zorla sevdiremezsin. Bu çocuklar büyüdüğünde ne istediğini bilmeyen, karakteri oturmamış ve gerçek hayatla yüz yüze geldiğinde ne yapacağını bilemeyen insanlar oluyor.
Aileniz size bu kelimeleri söyleme hakkı tanıdı mı?
Ben 14 yaşında trafik kazasında ailemi kaybettim. Ailem dağıldı. Ama ben o yaşa kadar çok iyi aile terbiyesi aldım. Bunun üzerine basa basa söylüyorum. Ben hala bir hata yaptığım zaman yüzüm kızarır. Bunun ne dünya şampiyonluğuyla, ne para-pulla ne de tanınmışlıkla ilgisi yok. Hiç bir zaman bir yerden içeri girerken vücudumun önüne paramı ya da ünümü koymam. Kendimi koyarım. Bunu öğreteceksiniz insanlara. O zaman bu memleket acayip güzel olur.
Aslında memleketimiz çok büyük zenginliklere sahip. Atatürk, bize nasıl güzel bir ülke emanet etti, şu an ne durumdayız...
Elbette. Aslında Atatürk bize ülke olarak acayip bir ivme verdi. Dedi ki: Alın bu ivmeyi yürüyün, gidin. Bize yol gösterdi. Böyle yaparsanız bu iş buralara kadar gelir dedi o zamanki görüşleriyle. Düşünün ne kadar ileri görşlü olduğunu... O zamandan bu zamana yol kat etmedik.
Neden yol kat edemedik?
Çünkü vatandaş hayattan ne istediğini bilmiyor. Birileri para veriyor ve "Al bununla ölme" diyorlar. Bir "kader" vardır bir de "kaderci olmak" vardır. İnsan kendi kaderini yönlendirebilir. Her şeyi kadere bağlamayacaksın. Önlemini alacaksın. Geçenlerde sordular "Beyefendilik" nedir dediler. "Bu kavramı artık eskittiler, beyefendilik; diğer insanları da düşünerek yaşamaktır" dedim. Orada hata yapmaya başladığını anlarsın ve anladığında özür dileyerek telafi edersin ve daha iyi olursun. Beyefendilik budur.
Vatandaşın gözü önümüzdeki kritik Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde.
Gönlünüzdeki Cumhurbaşkanı profilini sorsam ne cevap verirsiniz?
Modern görüşlü biri olsun isterim. Modern beyine sahip, demokrat aynı zamanda mütevazı ve mütevazılığı bütün Türkiye'ye öğretecek kadar da aktif bir cumhurbaşkanı isterim. İleri görüşlü olması, olayları önceden bilebilmesi gerekir. Mesela ben kendi sporumla ilgili söyleyeyim. Benim en iyi yapabildiğim şeylerden birisi hızlı ve doğru karar vermektir. Çünkü benim sporumun iç derinliklerinde bu var. Bunlarla besleniyorum ben. Hızlı ve doğru karar veren bir cumhurbaşkanı istiyorum. Çünkü hayat o kadar dinamik ki bekleyemezsin. Bildiğiniz gibi ülkemizde cumhurbaşkanlığı en yüksek mertebedir. Onu baba gibi görürüz ve onun yaptığı her hareket insanların içine işler ve daha düzgün bir toplum olmamızda yarar sağlar.
Lale BAKINDI |
Tarih: 17:24, 11/1/2008 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
KALKINMANIN YOLU ÜRETMEKTEN GEÇİYOR!
|
Ülkemizin yaşadığı sıkıntılar karşısında herkesin üretmesi ve çalışması gerektiğini söyleyen Sezen Cumhur Önal, Atatürk'ün nutkundan bir kelimeyi örnek veriyor: "Türk Milleti fakirdir çalışmak zorundadır!"
1960'LI yıllarda radyodaki mikrofonundan tüm ülkeye seslenerek tek sesli müzikten, çok sesli müziğe geçişte önemli görev üstlenen sanatçı Sezen Cumhur Önal, ülkemizin en önemli kilometre taşlarından biri. Türk Pop Müziği'nin doğuşunda büyük katkıları bulunan Önal, müzik kültürümüzü, yabancı kültürlerle harmanlayarak Anadolu motiflerini tüm dünyaya gösterdi. Sanatçı ile müzik ve ülke gündemi üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Sezen Bey, 2005 yılında Fransızlar'dan, 2006 yılında ise İtalyanlar'dan çok önemli ödüller alarak "Müziğin Şövalyesi" seçildiniz. Ülkemizi yurt dışında temsil ederek çok anlamlı bir başarıya imza attınız. Neler hissettiniz ödülü aldıktan sonra?
Müziğin evrensel bir dili var. Bu dili kullanmak çok önemlidir. Hele iletişim çağı dediğimiz Millenium'da hayatımızın kan damarları olan ses çok önemli. O sesin güzelliğini ve önemini keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorum. 60'lı yıllardaki radyo günleri milli kültürümüzün sembolüydü. Orada çok anlamlı ve disiplinli bir çalışma tarzımız vardı. O radyo günlerinde yaptığımız çalışmalar bana yıllar sonra ödül olarak geri döndü ve bu yüzden çok mutluyum. Bugün herkes şarkı söylüyor ama Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bize gösterdiği bir hedef vardı. Yeni bir alfabeyle, 1923'lerde Türk alfabesiyle yola çıktık sonrasını bir düşünün... Çok sesli müzik diye bizim dönemimizin genç kuşakları bizim programlarımız sayesinde ulaştı.
Siz başından beri, batı müziklerine özenmek yerine Türk musikisinin eşsizliğini dünyaya çapında duyurmak için uğraştınız değil mi?
Evet. Özellikle genç kuşaklara seslenen Batı'nın pop müzik parçalarında şairin dediği gibi "Dilim benim bayrağım" düşüncesiyle yola çıktık. Türk Müzik ellerini yabancı kültürle harmanlanmış yabancı dillerin egemenliğinden kurtarmak için büyük bir uğraş verdik. Bu olay bana sorarsanız şarkı dilinde bir devrimdi. Yüzü Batı'ya dönük Türkiye'nin çok sesli müziği benimsemesi de şarttı. Geleneksel kalıplarımızın içinde bu da bir zenginlik olacaktı.
Aslında buna da cesaret etmek çok zor bir şey... Adeta bir devrim yarattınız!
Elbette. O zaman birtakım aydın geçinenler müzik yazarları dahil buna karşı çıktılar. Çok yalnız kalmıştık. Ben radyoda program yapıyorum, Tercüman Gazetesi'nde Beyoğlu muhabirliği yapıyorum. Ayrıca diğer gazetelerde müzik sayfası hazırlıyorum ki bu şarkıları duyurabilmek için. Biz şunu yaptık: Madem bizim şarkıcılarımız yabancıları taklit etmeyi marifet sayıyorlar, biz de yabancılara Türkçe okutalım dedik ki örnek alsınlar. Önca yurtdışına gittik. "Her yerde Kar Var" arkasından benim yazdığım şarkılar... O zaman büyük sükse oldu. Arkasından Yeşilçam sinemasında benim şarkılarım çok ön plana çıktı. Mesela "Aşk Eski Bir Yalan" için film çekildi. Türkan Şoray, Filiz Akın, Murat Soydan başrollerde oynadı. Şarkılarımla beslenen Türk Sineması'nın 60'lı yıllardaki perdelerinde o yıllarda yazdığım birçok şarkı yankılandı. Ve o şarkılar bu dönemde onların meyvesini yiyorum. Şu yıllarda o şarkılar altın oldu. Bunun onuru yeter bana. Allah Digitürk'ten razı olsun onların sayesinde birçok şarkımı beyazperde de kullanılmış olduğunu görmekten çok mutlu oldum.
Siz ülkesini çok seven, vatanına yararlı işler yapmak için çırpınan ve Ulu Önder Atatürk'ün izinden giden örnek bir Türk vatandaşısınız. Ancak biliyorsunuz ülkemizde yaşanan birtakım gerek siyasi gerek ekonomik çalkantılar var. Siz ne yorum yapıyorsunuz bu konuda?
Öncelikle günümüzün ekonomistlerine Allah yardım etsin. Ekonomimizi buraya getirenleri kesinlikle affetmiyorum. Bu hükümet getirdi bizi bu duruma getirdi diyemem. Bu bir birikim. Ama çok büyük hatalar var. Önceki yıllarda çeşitli iktidarla gelip gitti. Bunun içinde yapılan hataları kişisel olarak kimseye yükleyemeyiz. Memleketin bugün içinde bulunduğu sıkıntılı durumun nedeni bundan önceki iktidarların beceriksizliği, vurdumduymazlığı, herşeyi ertelemiş olmaları. Bizim herşeyden önce özümüzü kaybetmemiz gerekir. Biz Türk olarak Avrupa'ya özenmek yerine Türk'ün gücünü dünyaya göstermeliyiz.
Herkes kendi görevlerini ve sorumluluklarını bilerek işe başlamalı denebilir mi?
Benim Türk halkım çalışmak ve üretmek zorunda. Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün nutkunda dediği gibi "Türk Milleti fakirdir çalışmak zorundadır." Kalkınmanın tek yolu üretmekten geçiyor. Biz zenginiz biz köprüyü satalım, topraklarımızı satalım, bu paralarla da yan gelip yatalım denemez. Mesela bir cip salgınıdır gidiyor. Lütfen bu lüks özentimizden vazgeçelim. Dünyaya el açan bir ülkenin bir vatandaşı olarak bunları ayıp karşılıyorum. Herkes ayağını yorganına göre uzatacak. Sen bir Türksün. Dünya ülkelerine el açan bir duruma gelmişsin. Neden hep borç almışsın. Borç yiyen kendi kesesinden yer. Eğer sen memleketini seviyorsan, bayrağınla gurur duyuyorsan, memleketine ihanet etmek istemiyorsan o zaman öyle yaşayacaksın. İsraf! Müslümanlıkta haram kılınmıştır. Haram diyorsun, ama işine geldiği zaman ben batılıyım diyorsun işine gelince ben doğuluyum diyorsun. Olmaz! Türkiye ayağını yorganına göre uzatacak başka yolu yok! Müzikte de bu böyle. Önüne gelen şarkıcı oluyor. Birşey soracağım, "Bir kadın şarkıcı soyununca sesi daha mı güzel olur", Hayır! Şimdi önüne gelen soyunup göbek atıyor.
Siz uzun yıllardır müziğe önemli yatırımlar yaptınız. Bu yatırımların size maddi dönüşü nasıl oldu?
Tabii ki yasaların hatalarından ve eksikliklerinden doğan yanlışlar bana engel oldu. Telif hakları yeterli değil. Yeşilçam'da benim bir sürü şarkımı kullanmışlar Çolpan İlhan, Ajda Pekkan, Belkıs Özener, Türkan Şoray söylemiş. Hiç haberim yok. Benim yazdığım şarkıların söyleyen sanatçılar arasında Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik gibi çok özel isimler var. Ben çok mütevazi bir hayat yaşıyorum. Ben böyle yaşamaya da devam edeceğim. Bana göre çok para, çok insanın karakterini bozuyor. Bir yerlerde tabii herkes için geçerli değil ama para insanın başını döndürüyor.
Sizce ülkemizde bir çifte stardart mı yaşanıyor? Çünkü bir taraf lüks içinde saltanat sürerken, diğeri ekmeğin peşinde ölümü göze alıyor?
Lüks kelimesinin karşılığı şık yaşamaktır. Bu ülkede lüks yaşamanın ihtimali var mı? Şu yollarımız haline bakın! Yediğimiz içtiğimiz gıdalara bakın. Ne yediğimiz ekmekteki, ne de içtiğimiz su da ki bereketi bulabiliyorum.
Neden bu bereketsizlik?
Nüfus patlamasından dolayı. Önemli olan bunu engellemek, önlemek değil. Toplumu bilinçlendirmek gerekli. Şimdi bakıyorum, gençler "Sen beni seviyorsun, ben seni seviyorum, gel evlenelim" diyorlar. Ama gerçek hayat böyle değil. Örneğin, kredi kartı. Daha önce de söylediğim gibi "Borç yiyen cebinden yer." Bana geçen gün bir tezgahtar, "Abi sen Nişantaşı'nda oturuyorsun. Neden pazarlık ediyorsun?" diyor. Bundan büyük ayıp olabilir mi? Büyük Türk ulemaları , "Kuruşun kıymetini bilmeyen Türk değildir." Ne zaman biz bu kadar zengin olduk? Nedir bu batıya özenmek? Mutluluğun yolu paradan geçmiyor. Ama çocuklarımıza yanlış yayınlarla, yanlış sunuşlarla çok kötü bir dünya hediye ettik. Eğer bu memlekette demokrasi varsa ve de müslümansan, "Komşun aç iken sen aç yatamazsın.", müslüman insan paylaşmasını bilen insandır. Peygamber efendimizih hadis-i şeriflerine bakıp, ellerini vicdanlarına koysunlar.
Türkiye'nin en cefakar vatandaşlarından biri de işçi ve memur kesim. Sizce hak ettiklerinin karşılığını alabiliyorlar mı?
Kesinlikle hayır! Ben politikacı değilim, siyasetten anlamıyorum. Ama bildiğim birşey var ki o da bu dengesizlik en kısa zamanda düzeltilmeli. İnsanlar hak ettiklmeri mutluluğa eriştirmeliyiz. Çocuklarımızı Avrupalı'lar gibi yetiştiriyoruz. Hayır! Çocuklarımızı asil bir Türk olarak yetiştirmeliyiz. Bu sözümün altında çok derin bir mana var. Yani her insan son model arabaya binmek zorunda değil, her insan çok lüks bir dairede oturmak zorunda değil. Her insan önce dürüst, ahlaklı, vergisini veren, askerliğini yapan, vatanına, bayrağına sahip çıkan biri olmalı. Aksi taktirde yaşamanın değeri yok!
Avrupa Birliği'ne girme çabaları devam ediyor. Şansımız var mı dersiniz?
AB'ye ancak sanatımızla girebilriz, başka şansımız yok. Paran yok, pulun yok, tabii güzellikleri mahvetmişin, geçmişten gelen atalarımızın, büyük Osmanlı devletinin padişahların, tarihte yaptığı değerli eserleri koruymamışsın, 'Taşı toprağı altın" dediğin İstanbul'un kıymetini bilememişsin. Ne taşını, ne toprağını bırakmışsın. Bu şartlarda Avrupa Birliği'ne girmek için hiç umutlanmayalım. Zaten ben gerçek Türk kimliğine sahip olabilirsem Avrupalı'dan üstünüm. Yani buna ihtiyacım yok. Ama Türk milleti aklını başına toplayacak. Bu çok önemli.
Lale BAKINDI / İSTANBUL
|
Tarih: 17:22, 11/1/2008 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
ATAMIZIN KEMİKLERİNİ SIZLATMAYALIM!
|
Türkiye'de yaşanan ekonomik ve siyası sıkıntıların giderek büyümesinden endişe ettiğini söyleyen Yeliz, "Her saniye Ulu Önder Atatürk ve savaşta ölen askerlerimizi düşünüp, ülkemizi başımızın tacı yaparak yaşamalıyız" dedi
İLK plağını 17 yaşındayken yapan ve bir dönem müzik dünyasında fırtına gibi esen şarkıcı Yeliz, 10 yıl ara verdiği müzik camiasına geri döndü. Show TV ekranında yayınlanan 'Şarkı Söylemek Lazım' adlı yarıymada performansıyla göz dolduran başarılı şarkıcıyla yeni projeleri ve ülke gündemi üzerine keyifli röportaj yaptık.
Yeliz Hanım piyasaya bomba gibi bir dönüş yaptınız. Hayranlarınız sizi çok özledi. Yoğun günler geçiriyorsunuz. Nasıl gidiyor çalışmalarınız?
Evet! Yıllardır beklemenin ödülünü yaşıyorum. Evde oturduğum yıllarda her sabah dua ediyordum: "Allah'ım bana öyle günler getir ki ayağımın altı yarılsın" diye. Hakikatten de yarıldı.
Yeni projeler sürprizler var mı?
Şimdilerde 'Şarkı Söylemek Lazım' adlı yarışma devam ediyor, kaset çıkmak üzere. Mayıs'ın ortasında çıkacak. Çok güzel bir albüm oluyor.
Nostalji şarkılardan mı oluşacak?
Yok. İçinde sadece "Yalan" adlı parça var. Kasette bazı sürprizler de var. Onları şimdi söylemeyeyim. Haftasonları Kokosh adlı kulüpte sahne alıyorum. Bunun haricinde bayi toplantıları, ekstralar var. Zaten yarışma bütün vaktimi alıyor.
Yarışmada çok iyi performans sergiliyorsunuz. Gitgide listede üst sıralara tırmanıyorsunuz.
Doğru git gide daha iyi olmaya başladık. Oradaki partnerlerin içinde müzikle, sahneyle ilgisi olmayan tek ismi Semih Saygıner. O çok ayrı bir dalda usta. Milli bayrağımızı 40-50 kere göndere çektirmiş, Milli Marşımızı söyletmiş dünya şampiyonumuz. Bu işle hiç alakası olmamasına rağmen sporculuğun getirdiği disiplinle çok düzenli çalışıyor. Ben de şanslıyım böyle bir partnerim olduğu için. Ayrıca sesi de çok güzel. Şarkı söylemeye çok meraklı ve hevesli. Daha iyi söylemeye başladı inşallah yarışmayı birincilikle tamamlarız.
Siz uzun yıllardır magazin camiasıyla içiçesiniz. Ancak özellikle son yıllarda bir deformasyon yaşanıyor. Siz de bu kirlilikten rahatsızlık duyuyor musunuz?
Ben özel hayatımı hiç gündeme getirmedim. Getirecek olsam evde oturduğum zamanlarda yapardım. Kendimi acındırırdım ama bunu yapmadım. Biz böyle yetişmedik çünkü bizim kendimize saygımız var. Şimdi bu röportajdan sonra diyecekler ki, "Sen de ortaya çıkıp ağladın." Ben bir kere ağladım. O da çocuğumla ilgiliydi. Benim en bam telim olan soruydu. 1991 yılında 7 aylık bebeğimi kaybetmiştim o yüzden ağladım. Ben zaten rol yapamam, yalan söylediğim zaman her şeyi birbirine karıştırırım.
Zor günlerin ardından camiayı yeniden dönüş yaptığınız da meslektaşlarınız size kucak açarak örnek bir dostlik sergiledi değil mi?
Kesinlikle! İnsanlar beni öyle bir gönüllerine koymuşlar ki nereye gitsem herkes beni üzmemek için, kırmamak için ellerinden geleni yaptılar. Hepinize çok teşekkür ederim. Sabah programlarından tutun da hangi televizyon programına gittiysem beni çok mutlu ettiler. Basın ve televizyoncu arkadaşlar çok anlayışlı ve vicdanlılar. Bir gün Yonca bana, "Kızım sen nasıl birşey yapmışsın. Kime sorduysam kaset için yardım etmeye hazır" dedi. Bu mesleğe başlarken babam bana bir tek cümle söyledi,"Kızım sana güveniyorum. Yatağına yattığın zaman vicdanın rahat olarak uyuyacak şekilde yaşa" dedi. Allaha çok şükür böyle de oldu.
Manevi olarak kazançlarınızdan söz ettiniz. Peki işin maddi boyutu ne durumda? Bu işten çok para kazanabildiniz mi?
Kazanmıştım. Ama yaşadığım aksiliklerden sonra evim, arabam, herşeyim gitti. Sonra tekrar para biriktirdim. O zamanlar 'Sel Suyu' diye bir parça yapmıştım. Evimi sel suyu bastı. Sokakta kaldım. Herhelda bana para biriktirmek yaramıyor. Allah inşallah bundan sonra bana para biriktirmeyi nasip eder. Benim yükseklerde gözüm yok. Anneme, babama ev almak istiyorum bir tek. Ben kendi kendimi idame ettiririm.
Ayağını yorganına göre uzatan bir insan mısınız?
Ay yok değilim!
Her kadın da olduğu gibi sizin de alışveriş tutkunuz var mı?
Tabii ki var ama çok eskiden olduğu gibi düşünmeden yapmıyorum. İhtiyacım olduğu zaman alıyorum. Eskiden olsa her gün çıkıp bir şeyler alırdım. Maalesef her kadında olduğu gibi bende de çocukluğumdan bu yana ayakkabı tutkusu var.
Sahnedeki Yeliz'le normal hayattaki Yeliz farklı mı?
Farklı. Bu ayrımı yapamayan arkadaşlar zaten çok mutsuz oluyorlar. Eğer bunu ayırırsanız mutlu olabilirsiniz. Mesela ben sabahları köşedeki manavla da konuşuyorum hiç birşey değişmiyor. Burdaki işportacı da arkadaşım, dükkan sahipleri de arkadaşım. Hepsi benim başarımla mutlu oluyorlar. Ben neleriyim ki onların? İnanıyorum ki üzerimde onların çok hayır duaları var. İstediğin kadar paran olsun, ilk önce insan olmak lazım. Allah'a çok şükür biz varlığı da, yokluğu da görerek yetiştiğimiz için öyle evmiş, eşyaymış komplekslerim hiç yok. Oturacak kadar, yiyecek kadar, yatacak kadar... Tabii ki herkes lüks yaşamayı ister. Allah yeter ki insanı gördüğünden eksik etmesin.
Biraz da ülke konularına değinelim. Sizinde bildiğiniz gibi Türkiye son günlerde önemli noktalarda kritik günler yaşıyor. Bunun yanında yıllardı süregelen problemlerimiz var. Siz en vahim olarak hengi sorunu görüyorsunuz?
Tabii ki eğitim... Çok büyük bir uçurum var. Bir Bağdat Caddesi'ne bakıyorum, bir de çekimlere gittiğim zaman İkitelli taraflarına bakıyorum. İnanılmaz bir uçurum var. Yarın korkusu var ülkemizde! Hiç kimsenin hayatı garanti değil. Dışarıdaki ülkelerde devlet herkesin hayatını garanti ediyor, çalışsa da çalışmasa da... İngiltere'de dul çocuklu bir kadın devlet tarafından garanti altına alınıyor. Ama bizde böyle birşey yok. Herkes kendi çabasıyla kendini garantiye almak zorunda...
Maalesef. Bu da insanları negatif olmaya zorluyor. Çünkü aç o kadar insanımız var ki... Bu duruma çok üzülüyorum. Allah herkese akıl vermiş ama haksızlıklar da olmuyor değil. Bir de biz her şeyi devletten bekliyoruz. Biraz da biz kendimizi yetiştirelim. Bir kere çok tepkisiz bir halkız. Biraz tepki göstermeliyiz. Korkak olmamamız lazım. Korkak ürkek olduğun zaman zaten 1-0 mağlup başlarsın. Cesaret her zaman başarının getirisidir. İnançlı ve cesaretli olmak gerekir. Millet tepkisini göstersin. Dünyanın en demokratik ülkesinde yaşıyoruz. Canım Atatürk'üm bize öyle bir ülke hediye etmiş ki bence her saniye Atatürk ve savaşta ölen askerlerimizi düşünüp, ülkemizi başımızın tacı yaparak yaşamamız lazım.
Dediğiniz gibi aç insanlar her geçen gün ne yazık ki çoğalıyor. Üstüne ard arda gelen vergiler ve zamlar da eklenince geçim iyice zorlaşıyor...
Öyle ama nasıl bakarsak bakalım değişen birşey olmuyor ki... Ben çocukken de böyleydi kaç yaşına geldim hala böyle. Artık olan olmuş. Yapmadan düşüneceksiniz. Sonra iş işten geçiyor. Bir dengeleme yapılsa, herkes 'yarın ben ne olacağım' demeden yaşasa... Bence memur ve işçi kısımı en büyük sanatkarlar. Büyük bir başarı.
Siz kişisel olarak hayat pahalılığından nasıl etkileniyorsunuz?
Yalnız hayat pahalılığı değilki... Her geçen gün insani ilişkiler, güzellikler, akrabalıklar tükeniyor. İnsanları birbirinden koparan tabii ki hayat pahalılığı. Git gide katılaşıyoruz. En ufak birşeyde insanlar hassaslaşırdı fakat hayat artık çok ağırlaşmaya başladı. Ben tek başına yaşamama rağmen inanılmaz zorlanıyorum. Mesela reklamlarda gördüğümüz renkli yiyecekleri yiyebildiğimiz halde biz özeniyoruz, o çocuklar izleyince ne olacak? Ekonomist değilim ama bir şekilde bir formül bulunmalı. İnsanların garantisi olsun. Bu çok önemli birşey. İnsanlar mutlu olmayı hak ediyor.
Bu aşamada bir de Avrupa Birliği'ni girme çabalarımız var. Bu konuda halk ikiye bölünmüş durumda bir taraf "Evet, mutlaka girmeyiliz" diyor, diğer taraf "Hayır, bizim AB'ye ihtiyacımız yok" diyor. Siz ne taraftasınız?
Ben AB'ye girebileceğimize pek inanmıyorum. Avrupa demek onlar gibi olmak değil. Biz Türk'üz. Yüzyıllardır kendimize ait o kadar güzel geleneğimiz, kültürümüz, adetlerimiz var ki bence oraya bu zenginliklerimizi kullanarak girmeliyiz. Marifet, onlara uyarak, taviz vererek değil, kendimizi geliştirerek dahil olmak. 'Biz buyuz, böyle de geliriz' demek. İnsanların hayat garantisi olmalı, yarın garantisinin olduğunu görmek çok önemli. İnsanlarımızın biraz da vicdanlı olması lazım. O kadar çok cahil var ki, Avrupa'da yok mu? Var ama azınlık...
Bu da eğitimsizlikten kaynaklanıyor yine değil mi? "Onun niye var benim niye yok" diye düşünülüyor...
Kesinlikle! İşte onu düşüneceğine bende beynimi geliştirip onun önüne geçeyim diye yada kendimi nasıl aşayım diye düşünmeli. Bir insan daima kendinle yarış halinde olmalı. Hep ileri! Kendine acıyarak oturursan hiç birşey olmaz. Ben Ata'mın rahat uyumasını, kemiklerinin sızlamamasını istiyorum. Bu noktanın özellikle altını çizmek istiyorum. Lütfen, atamızın kemiklerini sızlatmayalım.
Geçtiğimiz haftalarda Ankara'da yapılan Cumhuriyet Mitingi'ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kesinlikle yanlarındayım. Demokrasi adına, Atatürk ve şehitlerimiz adına yapılan herşeyi ben kanımın son damlasına kadar destekliyorum.
Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Dış İşleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adaylığını açıkladı. Yapılan oylama sonucunda gözler 2. Tur'a çevrildi. Siz ne düşünüyorsunuz bu adaylık konusunda?
İnşallah! ülkemiz için hayırlısı olsun. Ama benim ülkem Atatürk ülkesi.
|
Tarih: 17:18, 11/1/2008 |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Emeksiz yemek olmaz
|
Türk Pop Müziği'nin sempatik ismi Yonca Evcimik, kolay yoldan ünlü olmaya çalışan insanlara anlam veremediğini söyleyerek, "Önemli olan şan, şöhret değil, ileride iyi hatırlanmak. Ülkemiz adına başarılı işler yapmak" dedi
1991 yılında çıkardığı 'Abone' adlı albümüyle Türk Pop Müziği'nin starları arasına giren şarkıcı Yonca Evcimik, 7'den 70'e her yaştan hayran kitlesine sahip. Güçlü yorumu ve başarılı müzik çalışmalarıyla beğeni toplayan Evcimik, 1994 yılında Türkiye'deki ilk single albümü çıkararak fark yarattı. Ardından gelen albümleriyle de adından söz ettiren sanatçı ile geçtiğimiz yıllarda açtığı Yonca Evcimik Okulu'nda keyifli bir röportaj yaptık.
Yonca Hanım, okulunuzdaki öğrencilere ne gibi eğitimler veriliyor. ?
Okulumda bir yıllık bir konservatuara hazırlık programı, iki yıllık sertifika programları , güzel sanatlar lisesi ve üniversiteye
hazırlık programları yer alıyor.Ayrıca latin - tango – flamenko dansları , müzik bölümünde piyano – gitar , tiyatro hobi drama bölümleri ile dileyen öğrencilere özel dersler veriyoruz.
Siz gerek iş gerek müzik yaşamında bugüne kadar iddialı ve başarılı işlere imza attınız. Hayat felsegenizi sorsam nelere söylersiniz?
Bunun sırrı; kendinizle barışık olmak. Onun yanında kendine güvenmek. Bir yola çıkarken "Ben bu işi layığıyla başaracağım" diye çıkıyorum. Zaten bir şeye inanmak başarmanın yarısıdır. Hayat felsefem; insanların mutlu olacakları şeyleri yapmaları gerektiğini düşünüyorum. İnternasyona inanıyorum ama bilemeyiz tabii. Doya doya anı yaşamak... Bu çok kolay yapılacak birşey asla değil. Rahmetli babamı kaybettiğim gün bir değiştim, sonrada 1999 yılındaki depremi yaşadıktan sonraen ufak bir şeyi kafama takıp, üzüldüğüm zamanlar o günleri hatırlıyorum ve bunlar yalan diyorum. Doğru olan ne şan, ne şöhret, ne de para-pul... Bunların hiçbirisi kalıcı değil... Dolayısıyla en önemlisi; sevgi, aile, sevdiklerimizle berabar olmak ve anın tadını çıkarmak. İstediğiniz zaman istediğiniz şeyi yapabilme özgürlüğüne sahip olmak çok önemli. Bunun maddi güçle alakası yok. Mutlu olduğunuz yerde olmak, çocuklarınızla aynı yerde olmak ve bu şekilde hayatın tadını çıkarmak...
Sizi bu kadar genç ve dinamik tutanda bu felsefe olsa gerek... Gerek cildiniz gerek vücudunuz genç kızlarla yarışacak kadar iddialı duruyor...
Teşekkür ederim ama bu olay bence genetik. Bir de ufak tefek insanların böyle bir avantajı oluyor. Kendimle barışığımdır, aynalarla alakam yoktur, makyaj yapmaktan hoşlanmıyorum. Bundan üç sene öncesine kadar düzenli olarak bir krem bile kullanmıyordum. 3 sene önce bir göz altı kremi ve nemlendirici kullanmaya başladım. Bence bu tarz şeylere artık çok genç yaşta başlanılıyor. Bir çok krem kullanmanın insanları daha çok yorduğunu düşünüyorum. Çok fazla cildimi yormuyorum belki bunla da ilgisi vardır. En önemlisi çok sevdiğim bir işi yapıyorum. Dünyaya bir daha gelsem yine aynı işi yapardım.
Uzun yıllar önce evliliğinizi noktaladınız ama hiç bir zaman mağdur kadın rolüne girmediniz. Hep kendi ayaklarınınzın üstünde duran güçlü bir kadın profili çizdiniz.. Nasıl başardınız?
Kadınlar artık her şeyin kolayına kaçıyorlar. Daha gencecik kızların düşüncesi şu; ben çalışmayayım, zengin bir koca bulayım, marka giyineyim... Nereye gidecek bu böyle bilmiyorum. Herkese meşhur olma hastalığı geldi, zengini-fakiri, yaşlısı-genci, kültürlüsü-kültürsüzü herkese meşhur olmanın peşinde. Kadınlar başlarına ne gelirse gelsin kendi ayakları üzerinde durabilmeli. Pes etmeden yollarına devam etmeli. Emeksiz yemek olmaz
Toplumumuzda bir ahlak erezyonu yaşanıyor mu son yıllarda?
Tabii ki de. Ama bu sırf Türkiye'yle alakalı değil. Dünya da böyle. Kirlenme kesinlikle söz konusu dünya genelinde. "Secret" diye bir kitap var hatta DVD leri de var. Senelerden beri okuduğumuz felsefe kitaplarının pasife indirilmiş hali. Çünkü bazı felsefe kitaplarının bir satırını bir kere okusanız bile anlayamazsınız. Psikiyatrlar, psikologlar, yazarlar, Kuantum fizikçiler hazırlamışlar. Umudun olduğunu insanlara aşılamak için yazılmış. O kadar yalın bir dille anlatılmış ki herkesin o kitabı okuması yada DVD sini izlemesi lazım. Takrar umutlarımızın peşinden koşalım. Kitapta diyor ki: "Umut, mıknatıs gibidir. Ne çağırırsan, o gelir" diyor. Eğer gerçekten çok istersen birşeyi, bunun içinde çalışırsan temiz kalbinle olmayacak hiçbirşey yoktur. Önce hayal et, olmuş gibi davran, olur zaten. Bu kitap Avrupa'da çok yoğun okunan bir kitap. İnsanlık temizlenmeli ki doğru şeyler yapılsın.
Sağlıklı yaşam adına neler yapıyorsunuz? Örneğin sporla aranız nasıl?
Zaman zaman çok yoğun spor yapıyorum sonra bir şey oluyor ipin ucunu kaçırıyorum ve bırakıyorum. Yürümeye karar veriyorum 10 gün deli gibi yürüyorum... Zaman geliyor gramlarla besleniyorum sonra bırakıyorum. Bundan 1-2 ay önce benimle ilgili bir haber çıktı. Yonca Evcimik, Bodrum'daki çiftliğini okulunu kapatmamak için sattı. Külliyen yalan. Nereden çıktığını da bilemiyoruz. Aslanlar gibi ayakta duruyorum, okulumuzda çok iyi gidiyor. Allah korusun ama başıma gelecek en kötü şey de bile satmayı düşünmediğim bir yerdir Bodrum'daki evim. Günün birinde işimi bıraktığımda kendimi atacağım yerdir orası.
Kilo takıntınız var mıdır? Örneğin sık sık diyet yapar mısınız?
Aslında benim televizyon önünde olan bir insan olarak 3-4 kilo fazlam var. Çünkü ekran 5 kilo koyuyor sizin üstünüze zaten. Ben kendimi ekranda gördüğüm zaman kesmek istiyorum. Dolayısıyla 3-4 kiloyla devamlı boğuşuyorum. Çok iştahlıyım ve yemek yemeyi çok seviyorum, yemek ayırt etmem, bir fast-food delisiyimdir. Gün geliyor deliriyorum ve her sıradan kadın gibi rejim yapıyorum.
Lale BAKINDI / İSTANBUL |
Tarih: 17:17, 11/1/2008 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
MODA GEÇİCİDİR, STİL İSE KALICI!!
Güzel manken Tülin Şahin kadınları moda konusunda uyardı: "Trendlere uymak uğruna moda kurbanı olmayın. İşin kuralı, stilinizi belirleyip kendi modacınız olmak”
1998 yılında Türkiye'den aldığı modellik teklifiyle doğup büyüdüğü Danimarka'dan ayrılıp ülkemize yerleşen Tülin Şahin, iş ve özel hayatıyla podyumun en başarılı mankenlerinden biri oldu. Mankenlik dışında, stil danışmanlığı ve kitap yazarlığı gibi işlerle uğraşan Şahin, 2004 yılında işadamı Mehmet Özer ile nikâh masasına oturdu. Mutlu evliliği ve istikrarlı yaşamı ile beğeni toplayan Şahin ile keyifli bir röportaj yaptık.
Mankenlik dışında birçok işi daha bir arada yürütüyorsunuz. 24 saatin size yetmediği söylenebilir mi?
Aynen öyle. Ben mankenlik dışında iki dergide moda editörlüğü yapıp, sağlıklı beslenme, trendler ve modelliğin bussines kısmı hakkında yazıyorum. Uluslarası büyük şirketlere sağlıklı beslenme, moda, makyaj... gibi konular hakkında seminer,eğitim ve konferanslar veriyorum. Kadınlara jimnastik dersleri veriyorum. 1.kitabım "Kral, Prens ve Fakir" diyet ve sağlıklı beslenme üzerine, 2.kitabım "Sırlar" ise makyaj ve bakım, 3. kitabımı ise moda hakkında bir derginin sayısı için özel olarak yazdım. 4 kitabım üzerine ise çalışıyorum doğru giyinme tüyoları üzerine olacak.
Moda ile içiçe yaşıyorsunuz. Sizin bakış açınızla modayı tarif eder misiniz?
Modacılar birer sanatçıdır. Çok güzel şeyler yaratıyorlar. Kadınlar moda ile eğlenmeli. Üzerine denedikleri şeyin yakıştığını hissediyorlarsa mutlaka giymeliler. "O ne der bu ne der" diye düşünmesinler. Her zaman önce kendileri için giyinmeliler. Kendilerine mutlaka bir stil belirlesinler. Stil her zaman kalıcıdır ve moda geçici.
Siz dünya çapında yapılan defileler çıkıyorsunuz. Yaptığınız izlenimlere göre Türk kadını şık giyiniyor mu?
İmkanı, vizyonu ve kendine güveni olan evet. Ama onun dışındakilerin maalesef çok iyi giyindiklerini söylemeyeceğim. Çünkü hepsi birbirinin kopyası. Bağdat caddesi, Nişantaşı, Taksim belli ve aynı tarz giyiniyorlar. Zannedersiniz ki dünyada klonlamayı biz keşfettik. (Gülüyor) Bağdat caddesindeki gençlerinin hepsinde aynı marka jean, ayakkabı ve çanta hatta saçları, konuşmaları, cep telefonu modelleri ve solaryumda kaldıkları süre bile aynı. Bu liste böyle uzar gider.
Gördüğüm kadarıyla beslenme konusunda da son derece bilinçlisiniz... Kaliteli yaşam adına neler yapıyorsunuz?
Evet son derece bilinçliyim. Çünkü bu kadar yoğun çalışan birisi olarak enerjimi ancak spor yaparak ve sağlıklı beslenerek alabilirim ve koruyabilirim. Bir çok insan sağlıklı beslenmenin sadece ot yemekten itibaren olduğunu düşünüyor. Oysa böyle bişey yok. Ben kızartmalardan, baharatlardan, kırmızı etten, doymuş yağlardan uzak durarak gayet kolay bir şekilde sağlıklı besleniyorum. Beyaz et yani bol bol balık, tavuk, sebze, meyve, beyaz ekmek yerine kepekli ekmek, zeytinyağlılar gibi gıdaların beslenmem de olmasına dikkat ediyorum.
Tülin Şahin’den kadınlara cilt bakımı tüyoları
Cilt ve vücut güzelliğiniz için pahalı kozmetik ürünleri yerine doğal besinlerden yararlanıyor musunuz?
Hemde nasıl... Yüzüme evde yaptığım bir peeling (kese) var. Tarifini vereyim: Toz şeker, tuz, zeytinyağı, limon ve süt karıştırıp göz çevresine gelmeyecek şekilde yüzüme masaj yaparak sürüyorum ve ardından ılık suyla duruluyorum. Yüzdeki tüm kiri almak için birebir. Bazen badem, gül, avakado, buğday, kakao, kayısı yağlarını karıştırıp yüzüme nemlendirici olarak uyguluyorum. Meşhur çiçek maskem var. Sevdiğiniz çiçekleri küçük küçük kesiyorsunuz. Sonra bu çiçekleri yağlı ciltler yoğurt ile normal ve kuru ciltler ise zeytinyağı ile karıştırıp yüzlerine sürüyor. 20 dakika beklenip yıkanıyor. Kadınlar, bu maskeden sonra çiçek gibi pırıl pırıl bir cilde sahip olacak.
Mehmet ile aşkımız makarnayla başladı
Eşiniz Mehmet Özer ile tanışma hikayenizi anlatır mısınız?
Mehmet'i tanıdığım ilk zamanlar birbirimizden nefret ediyorduk! 'Büyük aşklar nefretle başlar.' derler ya hani... 15 kişilik bir arkadaş grubum vardı ve Mehmet 16'ncıydı. Olsa da olur, olmasa da olurdu benim için. Hiç dikkat etmemiştim ona. İyi, hoş dediğim olmuştur ama hiçbir yakınlığım yoktu. Bir süre sonra grubun içindeki en iyi arkadaşım o oldu.
Arkadaşlığınızın aşka dönüşmesi nasıl oldu?
Bir gün bana gelmişti ve benim evimde yiyecek hiçbir şey yoktu. Çin yemeği sipariş ettik ve yiyemedik! Aç, aç oturmuştuk. Tam olarak o gün bir yakınlaşma olmadı aramızda ama ilginçtir biz hep yemeklerde biraraya geldik. Yine bir gün, arkadaşlarla onun evinde buluşacaktık. İlk ben gitmiştim evine, yağmurlu bir gündü. Makarna falan yapmıştım ona. Çok etkilenmişti. Aşkımız makarnayla başladı
diyebilirim.
Bu mutlu evliliğini sırlarını bizimle paylaşmasınızı istesem?
Biz Mehmet ile herşeyden önce arkadaşız. Hayat arkadaşı olmayı becerebildik. Birbirimizi kısıtlamıyoruz. Çünkü sonsuz güvenimiz var. Saygı çerçevesinde çok mutlu bir evliliğim var. Allah herkese böyle bir yuva nasip etsin.
Lale Bakındı 28.11.2007
|
Tarih: 17:15, 11/1/2008 |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|